EĞİTİMDE İLETİŞİM ve ETKİLEŞİM
15/4/2008 · Kategori: SIYASET
Eğitim sisteminde iyi bir eğitimci olabilmek için iletişim sürecini çok iyi bilmek gerekir. Öğretme ve öğrenme sürecinde de bir eğitimcinin bir konuyu etkili bir şekilde öğretebilmesi için öğrencileri ile sağlıklı iletişim kurması, ayrıca öğrenciler arasında da sağlıklı iletişim kurulmasına rehberlik etmesi gerekir.
Eğitimde iletişim sürecinin işleyişinde kaynak öğretmen, alıcı öğrencidir.
İletişim çağı olarak da adlandırılan 20.yy. da iletişim biliminde büyük gelişmeler olmuş, bu bilim tek bir bakış açısı olmaktan öte, ilişkilendirildiği birçok alanın ayrılmaz bir parçası olma özelliği kazanmıştır. İletişim biliminin kapsamı da ilgili çalışmaların artması ile daha da genişlemiştir.
İletişimin bu çok boyutlu yapısı kavramın tek bir tanımının yapılmamasına neden olmuştur. Öğretim ortamında öğrenciler ve öğretmenler birbiriyle sözel ya da sözel olmayan yollarla iletişim veya etkileşimde bulunurlar.
Öğretimin etkili olabilmesi, iletişim süreçlerinin iyi işletilmesine bağlıdır. Bu da iletişimin. iletişim becerilerinin ve iletişim örüntülerinin iyi anlaşılmalarını gerektirmektedir. Her iletişimde mesajı ileten bir kaynak vardır. Kaynak mesajı kodlayarak göndereceği şekle sokar. Uygun bir kanal yardımıyla mesaj alıcıya gönderilir ve alıcı onu çözümler.
Sınıf ortamında çok yönlü bir iletişim söz konusudur. Bazen bir öğrenciye gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir. Ayrıca öğrenci-öğrenci iletişimi de çok yoğundur ve bu aynı anda birçok duygu ve düşünce harekete geçtiği için dersin akışını etkiler.
Kuşkusuz her zaman mesajlar gönderildiği gibi anlaşılmaz. Sık sık yanlış anlamalar ortaya çıkabilir.
Örneğin, öğretmenin görüşünü almak ya da konuşma fırsatı vermek için soru yönelttiği bir öğrenci, öğretmenin kendisini küçük düşürmek için soru sorduğunu düşünebilir.
Bu durum;
· Kaynağın duygu ve düşüncelerini uygun iletişim biçimine çevirememesi,
· Doğal davranmaması,
· Alıcının gönderilen mesajı çözümleyememesi vb.
nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.
Bu, tarafların etkili iletişim becerilerinden yoksun olması demektir.
Türkiye' siyasal yaşamında korku külturunun yeri..
15/4/2008 · Kategori: SIYASET
BEYNİNİZE SAĞLIK VE ARKADAŞIM DİLEK PAYLAŞIMIN İÇİN TEŞEKKÜRLER
Doğan Cüceloğlu' ndan - Türkiye'nin suyu hasta! (23.03.2008)
Korku içindeyiz.
Sürekli birseylerden korkuyoruz.
Yarın gözümüzü ekonomik krize açıp bir anda borçlarımızın katlanmasından... Durakta beklerken bir bombayla paramparça olmaktan...
Hiç beklemediğimiz bir anda issiz kalmaktan...
Tüm yasamımızın bir anda değismesinden...
Çocuklarımıza karanlık bir dünya bırakmaktan...
Korkuyoruz!
Korktukça içimize kapanıyoruz, yalnızlasıyoruz, mutsuzlasıyoruz!
Tam da mutsuzluğun dibine vurduğum birgünde bir kitapçı vitrininde karsılastım Doğan Cüceloğlu'nu son kitabıyla. Kitap adıyla tavladı beni : Korku Kültürü! Kitabın alt baslığı adından bile güzel: Niçin Mıs Gibi Yasıyoruz?
Psikoloji Profesörü Cüceloğlu ile TV8'de Cumartesi sabahları yayınlanan programının çıkısında konustuk.
Uzun ve epey öğretici konusmanın sonunda anladım ki Türkiye'nin suyu hasta!
Niye mi?
İste Doğan Cüceloğlu'nun ağzından nedenleri...
* * *
Bir arkadasım anlatmıstı. Japon balığı almıs. İsten sonra evine gidip balığını
seyrediyormus. _ahaneymis seyretmesi, böyle dalga
dalga gidiyormus balık. Ama bir süre sonra balık yan yatmıs, debelenmeye baslamıs.
Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan bir arkadasına götürmüs. Biyolog incelemis,demis ki;
- İyi haberim var, kötü haberim var, hangisinden baslayayım?
- Hangisinden istersen
- İyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta.
- Su hasta olur mu ya?
- Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmis .Ve bu bakteri
balığın sinir sistemini böyle etkilemis.
- Ne yapmam lazım?
- Balığın suyunu değistireceksin , bir de pompanı değistireceksin.
Su değisince, pompa sistemi değisince gerçekten de balık iyilesmis bir süre sonra.
Yine sahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmis! Bizim suyun hastalığı ne
peki? Korku kültürü. Korku kültürü kavramını biraz açabilir misiniz? Korku kültürüyasamda gücü temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli sey güçtür. Bu nedenleyasam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymussun, coskuluymussun, zevkalıyormussun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın. Buda sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi, para kazanıyor musun, söhretli misin,göster bana! Böylelikle yasamın bir süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. ,
Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü ogüçlüdür. Yönlendirir. Böylelikle tüm iliskiler ve yasam onun üzerine olusmaya baslar.
O nedenle böyle bir toplumda insan insana iliski yoktur, güçlü güçsüz iliskisivardır. Kadın erkek iliskisi yoktur, güçlü güçsüz ilskisi vardır. Patron isvereniliskisi yoktur, güçlü güçsüz iliskisi vardır. Bir toplumda 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun?' diye soruluyorsa o toplumda güçlü güçsüz iliksisi vardır!
Korku kültüründe insanların ilk karsılastıklarında akıllarından geçen sudur: _imdiburada kimin borusu ötecek. O yüzden kolay kolay gülümsemezler, baska tarafabakarak el sıkarlar. Yani diyor ki: Yersen, burada baba benim. Böyle durumlardaben kendimi nasıl tanıtacağım. Profesör Doktor Doğan Cüceloğlu. Mutlaka mevkimisöyleyeceğim. Yani iste 15 kitap yazdım, tv programı yapıyorum, filan, filan...Birkıdem listesi yapacağım sana güçlü olduğumu göstermek için. Çingeneler kavgaettiğinde bende bu var diye sende ne var diye atısırlarmıs ya... Bizdekinin aynı. Adamkitap yazıyor, üzerine Prof bilmemkim diye titrini yazdırıyor, ne gerek var?
Korku kültüründe esit iliski yoktur, kim daha güçlü, kim daha üstün iliskisi var.Daha evlenirken bu karı koca iliskisinde kendini belli eder, ilk gece gözünükorkutuyor, ilk gece. Anne baba çocuk iliskisinde de öyle.
Anne baba iliskisinde nasıl?
Çocuk bir kere 0 - 7 yas arasında müthis bir mücadele veriyor.
Ne mücadelesi veriyor?
Varolma mücadelesi veriyor. 'Yemiyeceğim' diyor, 'Doydum' diyor.
'Yiyeceksin' diye ağzına tıkıyoruz kasığı. 'Aç değilim' diyor.
'Hayır açsın' diyoruz. Düsünebiliyor musun ya? Şu iskenceyi düsünebiliyor musun?
Geçen gün üniversite öğrencilerinden olusan 70 kisilik bir gruba konustum. Bir kızöğrencinin önüne gittim. 'Merhaba' dedim ama görüyorum nasıl korkuyor. İnsallahdoğru cevap veririm kaygısı var yüzünde. 'Sabahleyin karsılassak ben sana sorsam'Uykunu alabildin mi?' diye. Uykunu alıp almadığını bilebilir misin?' dedim. 'Bilmem,belki' dedi. Bu çok acı birsey. 'Peki' dedim 'Senin uykunu alıp almadığını sendendaha iyi bilecek kim var?' Ona da cevap veremedi. Üniversite öğrencisi bu! Yandakiarkadasa döndüm. 'Aç mısın tok musun bilir misin?' dedim. Cevap veremedi, ııığğğ
filan yapıyor. 'Senin aç ya da tok olduğunu senden daha iyi bilebilecek biri var mı?'dedim. 'Lokantacı 'dedi. Bunlar üniversite öğrencisi! Bunlar bu kadar sınavdan sonraüniversiteye girebilmis seçilmis insanlar! Ama düsünün öyle bir yasamı bosaltma durumu var ki çocuk aç mı uykusuz mu bilmiyor.Ve ben psikolog olarak sunu söylüyorum. Bir insanın yasamının temeli 0 - 7 yasarasında atılıyor. Bir vatandasın vatandaslığının temeli de 0 ile 7 yas arasındaatılıyor. Neye benziyor bu biliyor musun, eğer siz bir çocuğa 0 - 7 yas arasında Türkçe öğretemezseniz, ondan sonra da düzgün Türkçe konusamaz, ona benziyor.Eğer çocuklarınıza 0 ile 7 yas arasında vatandas olma bilinci veremezseniz ,ondan sonra ikinci dil öğrenirmis gibi zorlukla aksak öğreneceklerdir. O zaman o üniversitelinin aç olup olmadığını bilmemesinin nedeni de annesinin çocukken aç olmadığı halde zorla yedirmesi mi? Onun adına kararlar vermesi mi? Bu ufak bir örnek. Genel olarak çocuğa verilen mesaj önemli. 'Sen küçüksün bilmezsin
büyükler bilir. Sen kimsin ki...' Bu genel mesaj yerlesince ' Ben kimim ki,
otorite daha iyi bilir' inancına dönüsüyor. Korku kültürünün özü bu!
Öyle olunca yasam tamamıyla gerçeğin arastırılması değil, özgürce bir yolculuk değil,bireylerin, grupların, cemaatlerin birinden daha güçlü olma mücadelesine dönüyor.
Türkiye'de siyasal anlamda yasanan da bu değil mi?
Evet! İste bu korku kültürünün aksi olan saygı kültüründe çok temel bir değer vardır.O da gerçeğe saygıdır. Üniversite neden vardır? Gerçeği kesfedip,öğrenip, yaymak,için vardır. Oysa bu korku kültürünün umurunda değil. Korku kültüründe üniversitemakam için vardır, mevki için vardır, daha güçlü olmak için vardır. Arastırma
yapmaktan daha çok nasıl kulis faaliyetleriyle, ayak oyunlarıyla makam elde edileceği öğrenilir. Ayakta kalanlar, mevki, makam sahibi olanlar bunlardır. Ve bunlar bir öğrenci çok akıllı ve yetenikliyse korkarlar, onu asistan almazlar.
Sadece üniversitelerde değil, hiçbiryerde çok akıllı adam istemezler Türkiye'de.
Evet, çünkü tehlikesin. Ama ben 25 yıl yurtdısında bulundum. Orada adamın senisevmesi veya sevmemesi üçüncü dördüncü derecede ilgilendiği birsey. 'Sevmem ama harika bir kafası var, ondan dolayı buraya getirmek zorundayım' diyor.'Arkadasım olarak görmem ama hakkını veririm' diyor. _öyle düsünmek lazım.Hepimiz bir ekibin parçasıyız. Ben su çocuğun ( parkta oynayan çocuğu isaretederek) daha mutlu olmasının bir parçasıyım. Herkes böyle düsünmeli. O çocuk mutsuzsa emin ol su veya bu sekilde o mutsuzluk benim hayatımı etkiler. Trafiği düsün, herbir kisinin araba kullanısının kalitesi diğerinin hayatını etkiler.
Sarhos ise, yorgun ise, hızlı ise trafikteki herkes etkilenir. Toplumda da öyle.Ben buna biz bilinci diyorum. Korku kültüründe biz bilincinin gelismesimümkün değil. Ya ben bilinci denilen arsız saldırgan kültür gelisir, ya da sen bilinci denilen ezik kisiliksiz kültür gelisir.
Arsızlar ezikleri daha da eziyor yani o zaman?
Zaten sen diyenler 'Meee' diyor, 'Çoban yok mu? Uykum var mı yok mu bana söylesin, biri benim hakkımı korusun.'
Mesela sınıfa girin öğretmen olarak. Korku kültürüyle yetismis çocuğa güleryüzlü davranın, 'Günaydın çocuklar nasılsınız?' filan deyin. Üç dört ders sonra size parmak atmaya kalkarlar. Siz üzülürsünüz ben bunlara insan muamelesi yapıyorum,yaptıklarına bak diye. Size süratle öğretirler nasıl öğretmen olunması gerektiğini. Demek ki korku kültüründe korkutulma ihtiyacının giderilmesi için korkutan birisinin olması lazım. El ve eldiven gibi. Ve bu bir yasam felsefesi.
Mesela korku kültüründe yetismis kadınlar da korkutan erkek ister. Onları
korkutmayana 'Ne biçim erkek' derler.
Türkiye'de yüzde kaç korku kültürü hakim?
Şimdi belirli bir azınlık grup var. İnsan hakları, çocuk hakları diyen, insanca bir yasam
isteyen, birbirlerine 'Günaydın' demek isteyen, trafik kurallarına uyan...Benimgördüğüm kadarıyla çok az...Ve bu insanlar çok yalnız. Eğer Türkiye'de uygarinsan gibi yasamaya çalısırsanız süratle kendinizi keriz olarak görürsünüz. O sınıfa girip de 'Günaydın' diyen öğretmenin durumuna düsersiniz.
Basınıza gelmedik kalmaz yani?
Kendinizi korursunuz ama o zaman da kendinize yabancılasırsınız. Bir mutsuzluk yasamaya baslarsınız. Ve altını çizmek lazım. Kimsenin kabahati yok. Kimse kötü niyetle yapmıyor bunu. Bildiği baska bir sey yok. 0 - 7 yas aralığında bunu öğreniyor.
Bildiğini de gelecek nesle bağırta çağırta aktarıyor. Bu böyle gidiyor.
Nasıl ki alfabeyi değistirmek için seferberlik yaptık, köy köy gezip anlattık. Bence bizim ana babalığı öğrenmemiz için de aynı sey lazım. Çok ciddi olarak ve bilimsel
olarak. Ve bunu herhangi bir ideolojinin herhangi bir güç kapma yarısının parçası haline getirmeden yapmak çok önemli.
Türk politika tarihinde korku kültürü ne kadar hakim? Hep korkutularak mı yönetilmis Türkiye?
Korku kültürünün dısında baska bir akım olmamıs. Avrupa'nın yasadığı
aydınlanma, birey olma hakkı mücadelesi olmamıs. İste Atatürk devrimleriyle bunu yapmaya çalısmıs. Fakat korku kültüründe yetismis insanlar onu da hemen bir canavar haline getirip iki kampa ayrılmıs, hangisi güçlü olacak mücadelesi yapıyor. İki tarafında anlastığı temel değerler nedir konusunda bir arastırma içerisine girmis değiliz. Ben simdi olanların hepsini korku kültürü içinde bir mücadele savası olarak görüyorum, Bu da bana acı veriyor.
Bir de bu savasın, bu en tepedeki güç savasının bizlerde, sıradan insanlarda yarattığı korkular var. Herkes endiseli, kaygı içinde ve mutsuz. Gerçeğe saygı bir değer olarak kurumlarda yasamıyorsa o zaman benim çok dikkat etmem gereken seyler var.Ailem var, isim var, düzenim var. Yasamımı devam ettirmek için benim ya çok güçlü olmam lazım ya da çok güçlü bir ekibin parçası olmam lazım. Bütün mücadele böyle dönüyor simdi Türkiye'de. Karsı tarafın hakları umurunda değil, zerre ilgilendirmiyor. Bir onların gözüyle bakayım diye kimse demiyor.Çünkü bakarsa gücünü kaybediverir. O yüzden herkes yüzde 100 haklı olduğunu iddia ediyor. O yüzden de diyalog imkanı ortadan kalkıyor. Diyalog imkanının olabilmesi için herkesin 'Arkadas sen de ben de farklı bakıyoruz ama müsterek bir gayemiz var' diyebilmesi lazım. Müsterek kabul ettiğimiz kriterler olması lazım. Bu kriterler yok. O yüzden ben sana baktığımda acaba hangi taraftan diyorum.Sana da sormuyorum, güvenim yok, alttan alttan anlamaya çalısıyorum.
Benim gördüğüm kadarıyla hem parti içi hem partiler arası politika güç
mücadelesinden baska birsey değil.Kim mevkiye makama gelirse nemalanma durumu olarak görüyorum bunu. İçten içe hepimiz de bu böyle olur diye kabul etmisiz. O nedenle korku kültürünü bizim en önemli bas belamız olarak görüyorum. Henüz daha farkında değiliz nasıl ki balık suyun farkında değil, biz de korku kültürünün farkında değiliz.
Bizim de suyumuz mu hasta?
Aynen öyle, akvaryumun suyu aynı olduğu sürece yeni balıklar koysan bile bir süre sonra onlar da hastalanır. _imdi biz ne yapıyoruz, milletvekillerini suçluyoruz. Sanki onlar gökten zembille indi. Onlar da bizim balığımız!
Peki suyu iyi etmek için ne yapmak lazım? Suyun ilacı ne?
Değerler!
İlk değer gerçeğe saygı.
Anne baba olarak çocuğunun gerçeğine saygı duyacaksın.
İkinci değer, gerçeğe sevgi.Anne baba olarak çocuğunu seveceksin.
En önemlisi de yasama saygı. Çocuğun kendi yasamında kendisi olarak var olabilmesine saygı duyacaksın!

